Cemre

Yirmi iki yaşındayım. İzmit, Gölcük’te doğdum. Memur lojmanlarında büyüdüm. Lisedeyken bir sene kadar Kanada’da, Saltspring diye bir adada yaşadım. Şimdi İstanbul’dayım.

Cinsel kimliğim konusunda emin olduğum şeyler var, yani sevdiğim şeylerin farkındayım ama çok da stabil hissetmiyorum cinselliğimi veya cinsel yönelimimi… İlla bir şey demem gerekirse, kendimi akışkan ve kalıplar içerisine sokmadığım bir yerden non-binary panseksüel olarak tanımlayabilirim. 

Görece beyaz Türk bir ailede büyüdüm, yaşım ilerledikçe bu durumun farklı olduğunu öğrendim. Kendimi yakın gördüğüm bazı ideolojiler oldu hayatımın bazı dönemlerinde. Şu an pasifist bir insan hakları savunucusuyum diyebilirim. 

Lezbiyen kelimesine pozitif bakamadım

Kendimi fark ettiğimde sanırım beşinci sınıftaydım. Şöyle bir an hatırlıyorum. Wikipedia mı artık hatırlamıyorum nereye yazdım; biseksüel ne, aseksüel ne. Okuduktan sonra karar vermiştim, ben aseksüelim diye. En yakın arkadaşıma korkarak söylemiştim aseksüel olduğumu. “Bu senin için bir sorun olur mu?” gibi. O da “Hayır abi, niye ki?” demişti.

Dokuzuncu sınıfta bir kadına aşık olmuştum; şarkılar dinliyordum, yazıyordum böyle çılgın… Onunla bir aydınlanma olmuştu “Evet, ben kadınları seviyorum” diye ama yine erkeklerle çıkmaya devam etmiştim. Kanada’ya gittiğimdeyse farkettim ki, bakabildiğim ve görebildiğim sadece kadınlardı.

Benim rızam dışında gelişen, bana atfedilmiş tanımlar üzerinden insanların beni kırdığı çok oldu. “Kız mısın, erkek misin?” soruları, saçımın kısalığından doğru direkt lezbiyen olarak atfedilmem vesaire. Kanada’dan döndükten sonra kadınlarla beraber olmaya başladım. İşte “Cemre de lezbiyen olmuş”lar; “Aaa Murat’tan sonra da lezbiyen oldu ehü ehü….” diye eski sevgilimle dalga geçmeler falan. 

Lezbiyen kelimesine özellikle küçükken çok pozitif bakamadım. Sanırım içselleştirdiğim homofobiyle ilgili. Bu kelimeyi sahiplenene kadar uzun bir süre geçti ama şu anda bayağı onurlu bir yerde benim için. Trans kavramıyla da Kanada’ya gittiğimde karşılaşmıştım. Youtube videolarından falan izliyordum; insanların dönüşüm videoları beni çok aydınlatmıştı ve “Evet, olmak istediğim bu” diye düşündüğüm çok oldu. Sanırım trans kelimesi hiçbir zaman kötü bir şey ifade etmedi benim için. Korktuğum, kaçtığım bir şey değil, daha çok tutunduğum bir şeydi.

18 yaşıma kadar cinsellik bir sır veya ciddiye almadığım bir şeydi. The L Word’ü izliyordum gizli gizli. Bir keresinde, bir arkadaşımla sevgili olduğumuza dair dedikodu çıkmıştı, kendim için değil onun için üzülmüştüm. Sonuç olarak, bunun utanılacak bir şey olmadığını fark etmem ve kabul etmem uzun sürdü.

Belki kimliğimden dolayı, “Başarılı biri olursam insanların bana söyleyecekleri laflar azalır,” diye düşünürdüm. Ayrımcılıktan kaçamasam da en azından cinselliğin daha rahat konuşulabildiği bir yerde olmak için sosyoloji okudum. Olaylara mesafe alabilecek, daha analitik bakabilecek bir eğitim sürecinden geçtim.

Metis yayınlarından çıkan bir kitap vardı, Eşcinsel Kadınlar. 90’ları anlatan kadınlar orda Gabile, Mirc gibi sohbet programlarından bahsediyorlar. Bizim de lezce.com vardı. Şu an bunun evrildiği noktanın Tinder oluşu; lezbiyenler için başta Brenda şimdi Wapa; ağların böylesine gelişmiş olması bazen beni şaşırtıyor. Bu tür ortamlardan sağlıklı ilişkiler kuramadım genelde; belki de ben yapamadım, bilmiyorum.

İnsanlarla tanışmak çok zor oluyor tabii. Küçükken dating uygulamalarından partner bulmaya karşı önyargılıydım. Belki de izlediğim filmlerde bu uygulamaların çaresizlikten kullanıldığına dair göndermeler olduğundan böyle düşünüyordum, bilmiyorum. Ayrıca, insanlar sosyal medyada kendilerini olduklarından farklı tanıtabiliyorlar. Flört ilişkilerim o yüzden çevremdeki insanlarla oluyordu genelde. Daha çok yüz yüze, aynı ortamda bulunmuşluktan doğan ilişkilerim oldu ve bu beni mutlu ediyor açıkçası.

Lezbiyenler arasında vardır; biseksüel kadınları ciddiye almama. Benim de oldu ciddiye almadığım ama yine de genelde biseksüel kadınlarla beraber oldum. Hatta benden sonra kendisini hetero olarak tanımlayan çok insan oldu. O da işte kalp kırıyor bazen.

Kafanı çevirip bakmadığında, orada olmayan bir şey

Aileden iki kuzenime, abime, anneme ve bir tane uzak kuzenime açığım. Babama açık değilim.

Eşcinsel Kadınlar kitabı bana hediye gelmişti. Onun yerine, Charles Bukowski’nin Kadın kitabını gösterdim annemlere, “Arkadaşım bana bu kitabı yollamış,” diye. Sonra bir sabah annemle babamı tartışırken duyuyorum. Asıl kitap bulunmuş, içine yazdığım notlar okunmuş. “Gerekirse burada kalır bizim yanımızda okur” diye konuşuyorlar. Sanki büyük bir suç işlemişim gibi! Elim ayağım kesildi. Hemen telefona sarılıp abime, 6-7 tane mesaj attım. Bütün gün bekledim, sonunda tek bir cevap geldi: “Ossun nabalım.” Hani insan şey falan yazar, “Kardeşim ne olursa olsun ben seni seviyorum.” 

Bir kuzenimle yürüyoruz, sohbet ediyoruz, şakalaşıyoruz. Açıldım ona. Bir durdu, “hee..” oldu. Sonra yine aynı şekilde kolumu atıp yürümeye devam edecekken, “Kolunu atma istersen, beni de lezbiyen sanacaklar,” dedi. Sırtımdan bıçaklanmış gibi hissettim. 

En son anneme açıldım. Aslında bilmediği bir şey söylemedim. O da belirtti bunu zaten. “Sen hastasın”la başladı konuşmamız. Cinsel tacize uğrayıp uğramadığımı sordu. “İlişkideki erkek sen misin?”, diye de sordu. “Anne saçmalama bizde öyle şeyler yok,” dedim. O da “Olmak zorunda, doğal olanı bu,” dedi. “Sen kendini erkek gibi gösteriyordun,” dedi. Yarın öbür gün trans olarak açılırsam ne yapacak bilmiyorum. Üç saat konuşmanın sonunda, “Görmek ister misin sevgilimi?” dedim. Dört yıllık bir hikâye var aslında ortada; bunu ona anlattım, resimler gösterdim falan. “Güzelmiş,” dedi. Bu sırada candy crash oynuyordu Ipad’inde. Sinirli olduğu anlarda dahi candy crash oynamaya devam etti, çok komikti.

Açıldıktan sonra annem maddi olarak bir kesintiye gitmeyeceğini, hayatıma devam edeceğimi söyledi özellikle. “Biliyordum zaten,” dedi. İçinde hâlâ bir umut olduğunu, olacağını; “bir gün belki Ahmet diye biriyle kapıda belirir” diye umutlanacağını falan söyledi. Belki Ahmet diye biriyle kapıda belirebilirim ama tek hayalinin Ahmet olmaması, Ayşe de olabileceğini bilmesi bana iyi hissettiriyor.

Bir sevgilim vardı yazın. Annem tanıştı, hatta ailecek Balkan turuna çıkmıştık. Annem “O da lezbiyen mi?” diye sordu. “Hayır,” dedim. “Aa biz bir yerde yanlış yapmışız o zaman,” dedi, çünkü demografik olarak ailelerimiz çok benziyor. “Lezbiyen değil ama biseksüel,” dedim.

Bir defasında çok üstüme geldi “babana da söyle” diye ama hani şu ana kadar babamla ne sevgilimin s’sinden ne de seksin s’sinden konuşmuşuz. Gidip de böyle bir şey söylemek bana anlamlı gelmiyor.

Bazen keşke bağırsak çağırsak birbirimize annemle diye düşünüyorum. Öğrendikten sonra da “sevgilin var mı” sorusu “mutlu musun, nasıl gidiyor” diye bir merakla devam etmedi; sanki sormayınca o ilişki var olmuyormuş gibi.

Karşılıklı ilgi, yakınlık, güven bekliyorum ilişkilerde

Cinselliği keşfettiğimde 9 yaşındaydım. Sağ olsun internet, tabularımı kırmamda bana yardımcı oldu. Bekaret kurtulmam gereken bir şeydi benim için. Şu an baktığımda seks ve duygusallık birlikte önemli. İkisini de barındırmayan bir ilişkide kendimi rahat hissedemiyorum. Karşılıklı ilgi, yakınlık, güven bekliyorum ilişkilerde. 

Kendimle, kimliğimle barışmam, cinselliğin utanılacak bir şey olmadığını anlamam 21-22 yaşlarıma denk geliyor. Orgazm ne güzel bir şey! Queer çevrelerde seks hakkında daha rahat konuşuluyor. Heteroseksüel arkadaşlarımla bunları konuşmak daha zor oluyor. 

Eşcinsel erkeklerin koli anlayışıyla bizimki farklıymış gibi geliyor bana. Ben kolimle oturup ders çalışırım mesela; onlar bunu yapıyor mu bilmiyorum. O gün sadece sarılmak isteyebilirim ama bu illa sevgili olduk, çok yoğun duygusal bir şey yaşıyoruz anlamına da gelmiyor. Bazen kolime “seni seviyorum” demek geliyor içimden ama garip, komik algılar, “o noktada değiliz” der diye çekiniyorum. Oysa ki kalıcı bir bağlılık beklentim olmadan oradayım, onun varlığından mutluyum ve onu seviyorum.

Beni kabul etmeyecek, varlığımdan hoşlanmayacak insanları kendimden uzaklaştırdığım için kısıtlı bir çevre içindeyim. Daha çok aktivist, ekolojist, vegan, vejetaryen, feminist, solcu çevreler içindeyim. Aktivizm de yapıyorum, spor da yapıyorum. Sporu da LGBTİ+ çevreyle yapıyorum aslında. İlişkileneceğim insanlarla buralarda tanışıyorum. Ama tabii bu durumun şöyle bir handikapı da var. Birini beğeniyorsun ve ortak eski sevgililer ve sevişilmiş insanlar olmaması neredeyse imkansız. Bazen bu durum beni yoruyor. Bazen de yeni açılmak üzere olan kadınları çekiyorum ama onlar daha da yorucu geliyor bana.

Erkeklerden, o maskülenlikten de hoşlandığım oluyor ama kendimi erkeklerle rahat ve güvende hissetmiyorum. Dolayısıyla bedenimi modifiye ettiğim, benden beklenen feminenlikten uzaklaştığım, belki daha queer erkeklere çekici geldiğim bir noktada biseksüelliğimi veya panseksüelliğimi diyeyim, daha rahat yaşayabileceğimi düşünüyorum. Şu anda beğeni ve haz dünyam kadınlara yönelmiş durumda.

“Lezbiyen bir akademisyen” olarak anılmak istemem

Onur yürüyüşlerinin müdahaleye uğramadığı bir Türkiye isterdim. Türkiye’de doğmuş olmak, bu sularda olmak zor gelmiyor o kadar. Savunduğum ve kabul görmek istediğim bir kimlik var. Bu kimlik beni başka kimliklere de saygı duymaya ve onları da anlamaya yönelterek dünyaya bakışımı farklı bir yere evrilttiği için memnunum.

Zorunluluktan mı, yoksa durumun değişmeyeceği sebebiyle mi, yoksa kendimi anksiyete krizlerine sokmamak için mi bilmiyorum; düşlerde yaşamıyorum, daha realistim. Akademisyen olma niyetim var ama “lezbiyen bir akademisyen” olarak anılmak istemem. Feminist kuram ya da queer kuram çalışan bir akademisyen olarak bilinsem olur. Cinsel kimliğimin ya da cinsel yönelimimin çalışmamın önüne geçmesini istemiyorum çünkü kimse “hetero bir akademisyen” demiyor. Belki benim ütopyam da budur.

Açılmaların olduğu, keşiflerin olduğu, ilk defa birbiriyle sevişen kadınların olduğu filmler, diziler var ama bunların günlük hayattan kesitler olduğu, hikayelerin odağı olmadığı bir dünyayı tercih ederdim. “LGBT filmleri” diye aramamı gerektirecek bir şey olmamalı.

Aile kavramı benim için çok önemli. Bazı aktivistler ailenin heteronormatif, patriyarkal düzenin devamı olduğunu söylüyorlar. Haklılık payları da var ama aile benim için güvende hissettiğim bir yer. Her anlamda, maddi manevi… O yüzden aile kurmak isterdim. İlla devlet tarafından onaylanmış, mirasın paylaşılması üzerine kurulmuş bir şey ya da bir sisteme alet olan bir şey olarak tahayyül etmiyorum aileyi. 

Ütopyamda 500 milyon insan var; çocuklar da olsun, güzel olur. Tatlış tatlış eğitimler alsınlar, nötr yetişsinler. Sadece pembe ve mavi giymesinler. Kendi sarılma ihtiyacımı karşılamak için bir şey üretmeme ya da evlat edinmeme gerek yok. Çocuk yerine kedim olsa da olur. Bazı inandığım şeyler var, mesela aşka ve sevgiye “hayır” demek günah. Yeri ve zamanı, karşılıklı rıza aşkta önemli. Tek görüşte aşka pek inanmam ama kafalarımız denk olsun, birikimlerimiz uyuşsun. 

Stabil bir ülkede yaşamayı tercih ederdim. Herkes Berlin’e gidiyor. Ben oturma izni, vize kovalamak istemiyorum. Kaçmaya çalışmak istemiyorum, burada yaşamak istiyorum. Dil meselesi benim için çok önemli. Yarım yamalak hissediyorum dilimi konuşamadığımda. Evet, orada insan gibi yaşayabilirim belki ama bu beni ruhen besleyebilecek mi, bilmiyorum. 

Şu anda yapılabilecek bir şey olarak YÖK’te falan ders programlarını, zorunlu dersleri belirleyen bir kişi olup “cinsiyet eşitliği ve LGBTİ+ farkındalığı” dersi koymak isterdim. İki dönemlik zorunlu bir ders. Belki 20 yıl sonra bir şeyler değişirdi.

Benim ütopyam biyolojinin bittiği yerde. İnsanların biyoloji kelimesini kullanarak argüman üretemediği bir dünya hayal ediyorum. Biyolojiye dayandırarak Yahudileri öldürdüler. “İki kadın çocuk yapamaz” diyorlar. Ben biyolojinin bittiği noktayı istiyorum gerçekten. Biyolojinin hiçbir şey söyleyemediği ve herkesin çok mutlu olduğu noktayı istiyorum.

Annemin bir lafı var, “yediğimizi arkamıza koyma” diye. O nedenle hayalim artık ülkenin 7 Haziran 2015 seçimlerinin öncesinden daha kötü olmaması. Farklı dünyalar hayal ederken şu an bambaşka bir yerdeyiz. Sürekli kafamıza vuruluyor ve biz kafamızı eğmek zorunda kalıyoruz.

Ütopya kurmak kendini tanrılaştırmak, kendi gerçeğini başkaları için de doğruymuş gibi algılamak gibi bir şey. Ben toplumdaki çeşitlilikleri, dinamikleri görmeyi çok istiyorum. O yüzden bir şey hayal edemiyorum.

Lezbidüş’e teşekkür ediyorum. Şimdi ben panseksüelim ama Lezbidüş’ün bu çalışmasına katılabiliyor muyum?

  • Bu yazının görsel çizimi Bengisu tarafından yapılmıştır ❤

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: