Pınar

Yirmi iki yaşındayım. Tokat’ta doğmuşum ama çocukluğum İzmir’de geçti. Sonra Kocaeli’ye taşındık, şimdi de İstanbul’dayım.

İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciyim aynı zamanda bir çeviri bürosunda çalışıyorum. Büyük hayallerimden birinin -sevgilimle aynı evi ve güzel bir yaşamı paylaşmak- gerçekleşmesini şaşkınlık ve mutluluk içinde izliyorum. 

Soranlara görünürlük açısından lezbiyenim diyorum ama cinsiyetin sınırlarının olmadığına ve akışkan olduğuna olan inancımdan dolayı yakın çevremde kendimi queer olarak tanımlamaya başladım. Politik olarak herhangi bir aidiyetim yok. Bir yaradanın olduğuna inanıyorum ama bunu kitaplarla sınırlamıyorum. Her şey insanın kendi vicdanındadır.

Çekim hep vardı ama kelimeyi bilmiyordum

Kendi cinsime karşı hissettiğim bir çekim hep vardı; bunu tanımlayan kelimeyi bilmiyordum sadece. Sanırım, evet, ilkokulda, İzmir’deyken komşumuzun kızına karşı acayip bir çekim hissetmiştim. Tabii o zamanlar küçüksün, sorgulamıyorsun. İnternet de yok. Bir şekilde o ilk oldu. Belki çok çok küçükken de hoşlanmışımdır birilerinden, bilmiyorum.

Sonra ilkokulda, ortaokulun başlarında kızlardan hoşlandığım olmuştu ama esas lisede, İngilizce öğretmenimle durum patlak verdi. O ilk his ama nasıl anlatılır ki, bilmiyorum. Böyle küçük küçük oyunlar oynarsın, o oyunların bir doruk noktası vardır. O doruk noktasına gelmek istersin ama oyunu bozacağı için gelmezsin, böyleydi lisedeki öğretmenimle. 

Ortaokulun sonunda artık durumumu fark etmiş, internette araştırma yapmaya başlamıştım. Lambda’yı keşfettikten sonra lezbiyen kelimesine daha çok yöneldim. Karşı cinsime bir şey beslemediğimden emindim. İnternetten arama geçmişimi silmek de çok önemliydi. İlk zamanlar lezbiyen diyordum kendime daha sonra farklı aidiyetlerin queer altında toplandığı bir dünya ile tanıştım, ‘’neredeyim ben, bir toz tanesiyim’’ gibi bir duruma düştüm.

“Hayatını nasıl idame ettireceksin?”

Kadınlardan hoşlandığımı lise ikiye kadar sadece internet üzerinden birileriyle paylaştım. Hatta görüştüğüm birkaç kişi de oldu. Lise ikide babamla da paylaştım. Annemle değil çünkü onun çok fazla duygusal tepki vereceğini, kendini sorgulayacağını, ağlayacağını düşündüm. Babam “Olsun,” dedi, “sen bizim kızımızsın ama annene söyleme.” Hemen anneme de söyledim. Annemin tepkisi daha ciddiydi; “Hayatını nasıl idame ettireceksin?” gibi sorular sordu. Bu yüzden anne kısmı biraz zor oldu. Önden alıştırma da yapmıştım aslında. İşte gey yazarlar, anne bak bu da geymiş, bu geymiş ama polismiş vesaire. Zaten anlamıştı bence; o yüzden söylediğimde biraz ağlama, işte bir iki gün az konuşma, kendine günlük tutma gibi… Anneyi de öyle atlattık.

Bu sırada tabii dışarı çıkarken işte, kız arkadaş mevzuları olmaya başladı. Ya da bir kız arkadaşım gelip bizde kalınca annemin sanki canavarmışım da bir şeyi yiyecekmişim gibi bakması, aynı yatakta yatırmamak için verdiği çabalar, “rahat edemezsiniz” gibi klasik bahaneler… Arkadaşlarımda kaldığımda da, “Kimde kaldın? Otelde mi kaldınız?,” gibi sorular. Neyse şu an hiçbir sorun yok, hatta kız arkadaşımı soruyor, ‘’Nasıl, iyi mi?’’ diye. Araları da gayet iyi. Yani atlatılmayacak bir şey yok, birazcık görüşlerinde açıklık varsa atlatıyorlar veya o açıklığı biraz zorlayarak biz yaratıyoruz.

Kocaeli’de Gebze’deydim, biraz tutucu bir çevredir. Mahallede kimseye açılmadım. Zaten dedikodu yapan teyzelerden ve amcalardan oluşuyordu. Okuldaki yakın arkadaşlarım şüphelenmeye başlamışlardı çünkü aşık olduğum öğretmene olan yakınlığım, onunla geçirdiğim vakitleri arkadaşlarıma ballandıra ballandıra anlatışım vesaire. Hepsinde şüphe uyandırmıştı. Lise boyunca sadece bir arkadaşıma açıldım. Olumlu tepki vereceğini düşündüğüm biriydi, öyle de oldu. Okul bittikten sonra zaten herkes öğrendi. “Tahmin etmiştik, söylemene de gerek yoktu”, dediler. 

Kelebekler kozasından çıkınca

Lisede aşık olduğum öğretmenden önce kimseye aşık oldum diyemem. Hafif kırpıntılar olmuştu işte öncesinde; kırpıntı doğru kelime mi, bilmiyorum. O öğretmenime karşıysa içimde kelebekler uçuşmaya başladı. Aslında kendisinden ilk başta pek hazzetmiyordum. Sonra bir şekilde bir çekim oluştu, çekimden de fazlası tabii. Benim dönüşümüm de orada başladı çünkü ondan sonra çevreme açılmaya başladım, kendime daha çok açılmaya başladım. Edebiyata, şiire daha çok yöneldim. Kendisinin bu duygularımdan haberi yok; hissetmiştir belki ama bunu okursa kendisine teşekkür ediyorum. O olmasa bu dönüşüm olmayacaktı. Ayrıca şu an onu daha iyi anlayabilecek bir konumdayım. Ona duyduğum aşk üç hatta dört sene devam etti. Ondan ne sevgi ne de cinsellik açısından bir şey bekliyordum. Bir insandan hiçbir şey beklemeden gerçekten o insanı sevebiliyorsun. Bir hocama söyledim, bana direkt “ona mı aşıksın” dedi. Dışarıdan nasıl bir görüntü çizdiysem artık… Rehberlik hocasına da söyledim. O da çok anlayışla karşıladı. 

Bu dönüşümün en büyük parçası sanırım dört sene önce beraber olmaya başladığım ve şu an beraber çok güzel bir hayatı paylaştığım sevgilim “Yupik”. Tam dönüşümün eşiğinde beni buldu ve ben de onu buldum. Bir şekilde bunun, evrenin hayatımız üzerinde bazı belirleyici işaretlerinden biri olduğunu düşünüyorum. 

Evden de kaçsan, evinden de atılsan bir şekilde duruyorsun ayakta

Açıldıktan sonra dediğim gibi hiçbir zorluk yaşamadım, kimsenin bana karşı tavrı değişmedi. Bu konuda çevremdeki insanlarda nasıl bir bilinç oluşmuş olabilir? Genelde hepsinin hayatında ilk açılan ben oldum. Başka LGBTİ bireyleri kabullenmeleri de daha kolay olmuştur sonradan muhtemelen. 

Tumblr’da tanıştığım bir arkadaşım vardı; açılmadığım zamana denk geliyor. Onunla benzer hikayemiz vardı. Derin sohbetler ederdik, ”eninde sonunda öğrenecekler” diyerek açılmam için beni o cesaretlendirdi diyebilirim. Ha bugün ha yarın, farkı yok. Bugün olması daha iyi; hazır hayattalar, hazır alışabilirler, diyordu.

İnternet üzerinden konuştuğum bir gey arkadaşım daha vardı. Onun yaşam tarzı beni etkilemişti biraz çünkü mistik şeyler ile ilgileniyordu. Ailesi tarafından kabul edilmemiş, daha sonra halasının yanında kalmaya başlıyor, okula gitmiyor, belirli bir mesleği yok yani şu toplumda yer edinebilecek bir donanımı yok aslında, toplum gözüyle bakarsak. O yüzden, onun daha çok şeyle savaştığını gördüğümde, dedim kendime, “Açıldın, ne güzel de yaptın!” Bir kez daha doğru yaptığımı anladım. Her zaman çevrenizde iyi insanlar olmayabiliyor, sizi destekleyecek insanlar olmayabiliyor, bir şekilde hayat devam ediyor, kendisi bana bunu gösterdi. Evden de kaçsan, evinden de atılsan bir şekilde duruyorsun ayakta, bir şekilde yaşamaya devam ediyorsun.

Bir gruba katılmayı istedim ama gerçekleştiremedim. Çünkü Gebze’den İstanbul’a gelmek kolay olmuyor. Belki kendimi daha fazla geliştirebilirdim veya zaten açılmış biri olarak bu alanda insanlara yardım edebilirdim; bunu yapamamak benim için bir pişmanlık. Hâlâ geç değil, hâlâ açılmaya çalışan ya da ailesi tarafından bir şekilde kenara itilen insanlara yardım edebilirim. Hepimiz edebiliriz. 

Benim ütopyamda iklim sürekli ilkbahar

Benim ütopyamın merkezinde Yupik olurdu öncelikle ve hayal ettiğim her şeyin en küçük ayrıntısı onu da ilgilendirsin onu da mutlu etsin isterdim, tabii ki onun da istekleri çevresinde. Bir de onunla yaşadığımız küçük gezegenden diğer tüm gezegenleri görmek isterim, karanlık olmadan.

Aile kavramı yok. Çocuk olabilir ama kâğıt üzerinde kurulan aile birimine izin vermiyorum ütopyamda. Dil baştan yaratılırdı tabii. Sabah uyanıp yürüyüşe çıktığımda yemyeşil ağaçlarla, özellikle papatyalarla çevrili, asfalt dökülmemiş, araba geçmeyen, motor olmayan, uçak olmayan, bisiklet olabilir, yollarda yürürken el ele gezen ve kendini herhangi bir kalıbın içine sokmayan insanlar… Bir diğerinin var oluşuna zarar vermediği müddetçe herkesi içine alan bir dünya… Yan yana olan ve herkesin birbirine birbirini çok önceden tanıyormuş gibi selam verip göz göze geldiği, oturup sohbet ettiği, devletin olmadığı, kedilerin, köpeklerin, kargaların, bütün hayvanların evlere girip çıkabildiği hatta evlerin bile doğanın bize bahşettiği malzemeler kullanılarak yapıldığı, belki bir ağacın oyuğu belki bir ağacın dalı… Benim ütopyamda iklim sürekli ilkbahar. Yıkılsa bile kolayca inşa edebileceğiniz küçük evlerinizin olduğu bir dünya.

Maddiyat olmazdı; maneviyat ve vicdan olurdu. Bir şekilde insanlar kendi çiftliklerini kurup kendi sebzelerini ekip biçip, hayvanları da bunun için kullanmayıp kendileri çalışıp didinip, yemek istiyorlarsa ona göre dikip, ona göre toplayıp yaşarlardı. Komşusuyla ya da tanımadığı insanlarla paylaştığı bir dünya olurdu muhtemelen.

Dili baştan yaratıp, tüm binaları ve kurumları ortadan kaldırınca sanırım bir mesleğe de ihtiyaç duymazdık. Ormanlar, deniz, hayvanlar ve doğa bizim aldığımız eğitimi şekillendiren kaynaklar olurdu. Bu konuda uzmanlaşan biri bir diğerine beraber çıktıkları bir gezide, bir yürüyüşte bildiklerini aktarırdı ve bu sayede herkes doğayı anlardı. Doğa da bizi anlardı belki… Benim de bir mesleğim olmazdı; sadece bir yürüyüşte bildiklerimi yanımdaki kişiyle paylaşabilirdim. 

Sokaklar papatyalarla donanmış, lambalar yok, mekanik araçlar yok, gündüzü gündüz gibi geceyi de olduğu gibi, yıldızların ve gezegenlerin altında yaşadığımız sade bir yaşam. Deniz zaten olmazsa olmaz. Her taraf çayır çimen; nehirler, balıklar, balıklarla yüzen insanlar var ve kirlilik olmayacağı için tüm balıkları uzaktan bakınca görebilirsin. 

Sonra, insanların arasındaki ilişkiler herhangi bir kavrama bağlı olmadan sürer giderdi. Cinsiyet kavramının olmadığı bir dünya olurdu. Ve çocuklar olurdu. Çocuk bakımı da spontane gelişen bir şey olurdu. Örnek veriyorum, sabah sen çocuğa yemek yedirmek istiyorsun, öğlen diğer kişi vesaire. Bunu yapmasan bile çocuk zaten kendi kendine doğada büyümeyi öğrenecek. Bitkilerle, hayvanlarla iç içe olduğu için sevgiyi de öğrenmiş olarak büyüyecek. Sevgi ve nefretin öğrenilen şeyler olduğunu ama aşık olmanın öğrenilmediğini düşünüyorum. Tamamen spontane gelişen bir şey bence aşık olmak. Ütopyamda da böyle olurdu.

Bugün sanırım şehir değiştirerek ütopyama yaklaşmayı başarabilirim. Yaşadığım şehri değiştirip tüm lezbiyen, biseksüel, feminist, kısaca LGBTİ+ arkadaşlarımı yaşadığım şehre davet ederek hepsine küçük birer karavan yaparak bunu gerçekleştirebilirim ya da birazcık yaklaşabilirim. Sonuçta doğa, deniz, hepimiz bir arada oluruz.

  • Bu yazının görsel çizimi Melis Yılmaz tarafından yapılmıştır ❤

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: