Derya

Ben Derya. Yirmi dokuz yaşında olacağım çok yakında. Yirmi bir sene Ankara’da yaşadıktan sonra İstanbul’a geldim. Bir ay önce bir kadın hakları derneğinde çalışmaya başladım. Bir yandan da doktora yapıyorum. 

Cinsel yönelimimi tanımlayamıyorum lakin tanımlamak isterdim. Sanırım kendime lezbiyen demek isterdim. Etnik, politik, dini açıdan hiçbir aidiyet duygusu hissetmiyorum. Beyaz Türk diye tanımlayabileceğim bir aileden geliyorum. Kadın olmak dışında herhangi bir kimliğe bağlanmadım şu ana kadar.

Neden istemediğim bir hayatı yaşıyorum?

İlkokul üçüncü sınıftayken “galiba ben lezbiyenim” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ama bu kelimeyi nereden, nasıl duydum hiç hatırlamıyorum. O zaman bendeki çağrışımı, sanırım kadın memesiydi.

Anaokulundan lise sona kadar aynı okuldaydım. Yüz kırk kadar kişi bütün o seneleri beraber geçirdik. Aramızda ortaokulda açılmış bir gey arkadaşımız vardı. Popüler bir çocuktu ama çok ızdırap çektiğini görüyordum. Ummadığımız insanların olumsuz tavırlarlarına maruz kalıyordu. Ben de uzun zaman, mutsuz bir şekilde, bir sürü erkek arkadaşı olmuş bir insanım. 22 yaşından sonra, “neden istemediğim bir hayatı yaşıyorum, bunu nasıl çözebilirim,” diye düşünmeye başladım.

Sanki bütün lezbiyenler, biseksüel kadınlar kendi kapalı gruplarında yaşıyormuş da, benim oraya dahil olmamın bir yolu yokmuş gibi hissediyordum. Çaresiz bir halde, üye olmadığım web sitesi kalmadı. Hepsi de çok kurak yerlerdi. Dolayısıyla lezbiyenlik çok uzun zaman sakladığım; imkansızlığı, çaresizliği çağrıştıran bir şeydi benim için. Sonra sağ olsun Tinder…

Çocukken çok erken yatardım, düşünmek için. Sanırım ilkokul dört, ilk mastürbasyon yaptığım zaman. “Evet, hadi akşam olsun da gidip yatalım,” gibi bir şeyle çok eşleşiyor kafamda o zamanlar. O yüzden böyle ikiye bölünmüş gibi hissediyordum. Gündüz ve günün geri kalan zamanları, mastürbasyon dışı zamanlar. İki Derya var gibiydi. Gece taksi işinde çalışır gibi…

Anneme bir kadınla beraber olduğumu söylediğimde, “Niye bu kadar bekledin, keşke şunu daha önce yapsaydın!” dedi. Yakın arkadaşlarımla da paylaşıyordum. Bazıları “Ay yok, değilsindir!” demişlerdi. “Bir daha asla seninle konuşmam” gibi kötü bir şeye hiç karşılaşmadım ama “bu geçici bir süreç”i dolaylı yollardan söyleyenler oldu. Açıldığım bir kişi de ilişkisini bu yüzden kesmiş olabilir benimle. Erkeklerden en çok “Ne kadar şirinsin, ne kadar güzelsin; niye böyle bir şey oluyor?” gibi yorumlar geliyordu. En komiği eski erkek arkadaşlarıma açılma dönemim oldu. Onlar tabii ki, daha çok cinsellikle ilgili sorular sordular. “Ah beni hiç mi istemiyordun, hiç mi sevmiyordun?” Genelde açığım artık ama hâlâ babama ve anneanneme söyleyemedim.

Kimseyle konuşmayı başaramadım

Uzun zamandır sivil toplum kuruluşlarında çalışıyorum, görece daha az ayrımcı yerlerde. O nedenle iş yerlerinde açıktım hep. Kadıköy’de sevgilimle yaşıyorum. Cinsel yönelimimi gizlemek zorunda hissetmiyorum çok fazla ama el ele yürümek, sokakta öpüşmek gibi şeylerde pek rahat değiliz. Bir keresinde mesela Taksim’de kötü bir deneyim yaşadık. Dışarı çıktığımız bir gece sokakta öpüşürken adamın biri, sözlü ve fiziksel tacizden sonra şişeyle bizi kovalamaya başladı. Kaçarken zar zor kendimizi attığımız çorbacıya da girdi, etraftakilerin yardımıyla elinden kurtulduk. 

İstanbul’a gelince diğer insanlarla tanışma konusunu biraz daha zorlayayım diye düşündüm. Sosyal medyadan takip ediyordum, bazı mail gruplarında da vardım ama hep dışarıda hissediyordum kendimi. İçeri girilmesi zor cemaatler gibi algılıyordum LGBT toplulukları. Hâlâ da kısmen öyle düşünüyorum. Örgütlü aktivist çevrenin içine girmek pek kolay değil benim deneyimimde. 

Bir keresinde, erkek arkadaşımla SPOD’un Roxy’deki bir partisine gitmiştim. Sonra ona dedim ki, “Git sen, ben birini bulacağım.” O da “Tamam” deyip gitti. Sonra orada insanlarla konuşmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Herkes garip bir şekilde gruplar halinde duruyordu. Kimseyle konuşmayı başaramadım. En son sahneye oturup bir sigara yaktım, herhalde 17-18 yaşlarında bir gey gelip, “Burada böyle, bu kadar üzgün olmamalısın,” deyip öptü beni. “Burada da mı?” dedim kendi kendime. 

Yetişkin doğabilirdik

Hayal ettiğim dünya, anneannemle her şeyi konuşabileceğim bir dünya olurdu. Sevişmenin, karşılıklı rızanın varlığıyla daha kolay olduğu bir dünya. Cinselliğin sınıflarla, sakat ya da “sağlam” olmakla, ırkla, cinsiyetle ilgisinin olmadığı bir dünya. Kimsenin öldürülmediği, herhangi bir özelliği nedeniyle herhangi bir zorluk yaşamadığı; isteyenin kendini anlattığı isteyenin anlatmadığı bir dünya. Kesinlikle daha bireysel bir yer olmalı. Aile veya sevgililik gibi uzun vadeli anlaşmalara dayanan şeylerin olmadığı bir dünya olurdu herhalde. Aşkın herkese ve her şeye duyulabilir, geçici ve uçucu bir şey olduğunu hayal ediyorum. İlla ki uzun süren ve uzatılmaya çalışılan, ağlamaklı yaşanan bir şey değil kesinlikle.

Yetişkin doğabilirdik. Dolayısıyla çocuklar nasıl büyür sorusunun bende bir cevabı yok. Üreme olmalı mı, ondan da emin olamıyorum. Olmasa iyi olur gibi geliyor…

Ütopyamda belirlenmiş mesai saatleri veya çalışma mekanları yok. Bir şeyler üretiyoruz ama kendi belirlediğimiz koşullarda ve zamanlarda. Hiyerarşik değil, kolektif bir planlama süreci hayal ediyorum. Yalnızca ekolojik bir şeyden bahsetmiyorum. Teknolojinin yine işin içinde olduğunu, insan emeğinin başka şekillerde tanımlanacağını düşünüyorum. Ben herhalde yazı yazıyor olurdum bu süreçte. Yine araştırma yapıyor olmak isterdim. 

Sokaklar daha steril. Çok fazla kullanılmayan, sadece geçiş noktaları olarak bir yerden bir yere gitmek için hâlâ ihtiyaç duyuyorsak kullandığımız yerler. Küçük grupların toplanacağı birtakım mekanlar olur ama o sokağın hani birazcık daha bitmeye başladığı, o çeşitliliğin hem mimari olarak hem içindeki insanlar olarak çok daha azaldığı ve dünyanın her tarafında standart olan bir şey canlanıyor gözümde ki, bu kulağa kötü gelen bir şey aslında. Parklar, bahçeler olacağından çok emin değilim. Bence kağıtla işimiz de büyük oranda bitecek. Her şey dijital. Dolayısıyla bir şeyleri arşivlemenin, saklamanın, biriktirmenin daha zor olduğu bir yer canlanıyor gözümde. Sinema da yok; üzgünüm.

Çok örgütlü bir toplum göremiyorum bu hayal içerisinde. Rahatlığın her yere yayıldığını, “şurada daha iyiyiz,” “burası kuir bir mekan,” gibi şeylerin kalmadığını düşünüyorum. Bu bir taraftan iyi bir şey, bir taraftan da kötü. Dayanışmaya ihtiyaç duymadığımız, dolayısıyla onu biraz kaybetmiş olduğumuz bir şey canlandı gözümde. Distopya gibi bir şey oldu gerçi böyle de. 

Önemli olan başkalarının hikayelerini umursamak

Gündelik hayatımda, daha az korkuyor olmayı dilerdim. Nasıl yakın çevreme açılabiliyorsam sokakta da açık davranabilmeyi isterdim. Bunu yapmayı bazen deniyorum ama çoğu zaman korkum daha ağır basıyor. Bazen çok özgürlükçü şeyler söyleyip kendi gündelik hayatımızın bir kısmında bunu baltalayacak şeyler yapabiliyoruz. Bundan mümkün mertebe kaçınmaya çalışıyorum. Bence iyi olan, önemli olan, başkalarının hikayelerini umursamak, onları dinlemeye çalışmak. Bunu yapmaya çalışıyorum elimden geldiğince.

İnsanlara temas edebilme kapasitemi geliştirerek hayal ettiğim dünyaya biraz daha yaklaşabilirim diye düşünüyorum. Tanımadığım insanlarla bedensel teması hiç sevmiyorum. Sanırım bunun olabilmesi için farklılıklar meselesini daha derinlemesine anlayabiliyor olmam gerekiyor. Sınırların ortadan kalkması için önemli bir şey temastan çekinmemek. Yeri geldiğinde rahatsız olmamak, iğrenmemek.

  • Bu yazının görsel çizimi Melis Berk tarafından yapılmıştır ❤

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: